Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Eh be Kiri! Sen işini gücünü bırak, bir kızın peşinde görevinden sap, ortağını bir davada tek başına, yapayanlız bırak ve üstüne üstlük “Böyle bir dava için bir kişi yeter,” sözlerini de sarfet. Ortaklık nerede kaldı?

Deka Wanko uzun bir aradan sonra yepyeni bir dava ile döndü ve gerçektende merak ettirici bir bölümdü. Her bölüm zaten birbirinden eğlenceli olduğu için serinin eğlendirici yanına fazla değinmiyorum; çünkü bu bölümde çok daha önemli bir olay var…

Bizim genç polis dedektifimiz Kiri çok basit olduğunu düşündüğü bir görevde Hanamori’yi, namı değer Wanko’muzu yanlız bıraktı. Tamam, Hanamori’nin rızası ile yaptı; ama benim görüşümce büyük bir hataydı. Üstelik üstleriniz tarafından bizzat bu göreve gönderilmişken… Hemde ne uğruna? Üç kez randevusunu son anda ertelediği kız arkadaşı ile görüşmek uğruna…

Bölüm sonunda Kiri’nin suratının aldığı ifade, Wanko’nun yolda, Kiri’ye en son gözüktüğü anın görüntüleri ile birleşince ise gerçektende çok dramatik ve merak ettirici bir an oldu.

Sonraki bölüm yayınlansada Hanamori’ye neler olduğunu yavaş yavaş çözmeye başlasak; zira şu anda dava için görüşmeye gittiği yer dışında hiçbir şey yok ortada… Muhtemelen davayı kendi başına çözdü Hanamori ve davayı çözdü diye onu savunmasız görüp yakaladılar. Hikaye gereği öldürmeyeceklerini düşünüyorum. Öyle umuyorum…

Bekleyip göreceğiz…

Haklısın; utanç dolu bir hayatın var.

İt beni; eğer yeniden doğarsam, daha fazla insan olarak yaşamayı arzu ediyorum.

Bitmeyen bir kaçışın içinde, utanç dolu bir dünyada, kendinden utanan, hayattan nefret eden iki insanın hikayesi…

Paranı paylaş, bir kadının etekleri arasında, bacak arasında saklan…

Bir orospunun kollarında mı huzur bulacak, bir orospu sayesinde mi ölüm arzulayacaksın? Böyle mi olacak?

Ama ölemezsin! Ölmek… o kadar da kolay değil!

Bir hastane odasında uyandığında, yine tek düşlediğin o mu olacak?

Aoi Bungaku’nun gelecekte bizlere ne sunacağı şu anda umrumda değil; çünkü izlediğim o ilk bölümünden başka hiçbir şey düşünemiyorum. Öyle karamsar bir ruh haline soktu ki beni… İnsan olduğum için öylesine utanmama neden oldu ki…

Kapıyı çekip hayata arkamı dönsem, bir nefes alıp verdiğim sürede dünyaya farklı çizgiler çeksem… Yine de yetmez… Çünkü biz insanız… Çünkü böyle yaşıyor, böyle utanç dolu bir dünya yaratıyoruz…

Animede Death Note çizgilerini görecek (Karakter tasarımları Takeshi Obata tarafından yapılmış); ama izlediğinizde çok farklı, apayrı bir şey ile karşılaşacaksınız. Yapımcı aynı; ama tarz farklı… Çok ilginç… Cinsellik içeren, herkesin izlemesini tavsiye etmeyeceğim, yine sadece farklı bir şeyler arayanlara önerebileceğim; benim için çok farklı bir deneyim olan çok güzel bir anime…

Aman, delirmeyin…

Henüz sonbahar sezonu başlamadan önce, Anime Dünyası forumlarında yapılan ve 1 Eylüle kadar sürerek kapatılan çok seçmeli anket doğrultusunda 2009 sonbahar sezonunun en çok beklenen animesi Fairy Tail olarak çıkmış Darker than Black: Comet of Gemini onun hemen arkasındaki yerini almıştı. Kimi no Todoke, Inuyasha Final Act, Tegami Bachi ve Winter Sonata gibi animeler ise bir hayli geri planda kalmalarına rağmen yinede bekleyenleri olduğunu göstermişlerdi. Çoğu anime ise hiç bekleyeni olmadığını göstermişti.

Şimdi, tüm bu animelerin sahne aldığı günlerden bu yana tüm bu beklentilerin doğrultusunda ilginç durumlar yaşandı.

Inuyasha Final Arc’ı benim gibi deneyen bir kaç kişi pek de öyle animeyi büyüleyici bulamadı. Yine de Inuyasha’dır bu diyerek seyre devam etti. Fairy Tail ise mangadan farklı giden havası ile kuşkusuz bir seyirci kitlesini kendisine bağladı, oldukça kaliteli Türkçe çevirilerle dilimize bile kabul edildi. Darker than Black ise devam serisi ile serinin fanlarını kuşkusuz çekmeyi başardı. Dahası değil… Gel gelelim hiç bekleyeni olmayan ya da bekleyeni az olan diğer serilere…

Kimi no Todoke gibi sadece üç kişinin beklediği bir seri o kadar büyüleyici çıktı ki daha blog’da hakkında hiçbir şey yazmaya zaman bulamadığım bu animenin bir çok kişi tarafından sevildiğini görüyorum. Aynısını Book of Bantorra tarafından da yaşadık. İlginç ve sağlam konusu ile hemen kendisine çekti bu anime…

Ve işte en çok bekleyeni ben olan; ama başka kimselerin beklemediği Tegami Bachi kuşkusuz sezona imza atan yapım oldu. Sanırım mangasını zamanında takip eden tek kişide bendim… Şimdilerde ise her forumda isminden söz ettiriyor, henüz daha 4. bölümü yayınlanmış olmasına rağmen herkes adından sevgi ile bahsediyor. Zaten mükemmel dünyası, ilginç konusu ile insanı anında cezbediyor…

Kobato bir Clamp serisi olması ve tatlılığı ile kazanıyordu. Ne varki buna rağmen oylamada tek bir oy bile almamıştı… Kobato ileride diğer Clamp serilerine de bağlanacaktır kuşkusuz ve o zaman kendisini daha iyi bir belli edecektir.

Kampfer beyin döndüren ve korkutan (!?) ecchi öğeleri ile en çok kendinden, hikayesinde ki o beyin bulayan olaydan bahsettiren; ama başlamadan önce bir kişinin bile beklemediği yapımlar arasında yer aldı. Ecchi olmasına rağmen ecchi sevmeyen benim gibi kimselerin bile ilgisini çekmeyi başardı. Mükemmel bir yapım değildi; ama eğlendiriciydi.

İşte sonbahar sezonu böyle, animeler için beklenenden çok daha iyi bir sezon olduğunu gösterdi. Artık bizlerede bu animelerden daha defalarca bahsetmek kalıyor…

Impel Down: Heyecan başlıyor!

Bir günde iki One Piece yorumu birden yapıyorum sizler için…

One Piece animesi 422. bölümü ile birlikte sonunda -gerçektende sonunda diyorum- Impel Down’un kapıları açılıyor ve bizde içine büyük bir zevk ve heyecan ile giriyoruz. Bölüm itibariyle genel olarak Impel Down’un yıkıcı yanına, bir hayli yumuşatılan sahneler eşliğinde tanıklık etmemiz sağlanıyor. Impel Down’ın sular altındaki görüntüsüde içi gibi anime olarak karşımıza sunuluyor. Hanniabal’ı konuşurken duymak ise gerçektende çok büyük bir zevk veriyor…

Hebihime bahaneyi uydurdu, Impel Down’ın kapılarını kendisi için açtırdı; ama şimdi tehlikeli bir konumda. Ellerini deniz taşından yapılma kelepçeler ile kelepçeleyerek misafir edecekleri dünyanın en büyük hapishanesine girmeden önce beden araması yapılacak ve elbisesinin altında, beline dolanmış vaziyette duran Luffy’i de unutmamak lazım… Bir beden aramasından geçemeyeceği garanti.

Eh, bu tehlikeyi nasıl atlatacağını manga aracılığı ile bilsekte anime yine de aynı tadı veriyor doğrusu. Tamam, bir çok sahneyi uzun uzadıya, sakız gibi çiğneyerek işliyor; ama böylesi bir anime söz konusuyken her sahne ayrı bir tat veriyor ve neredeyse hiç sıkmadan ilerliyor.

Bölümün bir diğer eğlenceli anı Alvida’ydı kuşkusuz. Buggy tayfasını parmağında oynatan ve Buggy’i satmalarına neden olan Alvida yakın sularda Buggy’nin gemisini ele geçirmiş bir şekilde yelken açmışken önümüzdeki bölümlerde bir daha karşımıza çıkması yakındır. Bekliyoruz Alvida’cım!

Önümüzdeki bölümde de Buggy sahneye çıkıyor özetten görüldüğü üzere… Uzun bir aradan sonra Buggy’i tekrardan sahnede görmek için sabırsızlıkla bekliyorum…

Ve işte önümüzdeki bölümlerde sürekli işlenecek temaya ait en temel harita;

Yukarıda gördüğünüz bir tatlı değil, güllerle şekillendirilmiş bir el işidir… Karışıklık olmasın…

Şimdi;

Dikkat edin, Patissier diyorum, Patissiere değil! Daha ilk bölümde -rahmet diliyorum- büyük annenin dediğine, açıkladığına göre Patissiere bayanlar için, Patissier ise erkekler için kullanılan bir tabirmiş… O yüzden zaten animemizin adı Patissiere…

2. bölümde Ichigo okuluna başlamış, gruba bile ayrılmıştı. İlk işi akıtma yapmak olmuştu… Bunu yaparkende Vanilla isimli bir perinin (!?) öğreticiliğini kabullenmiş ve bu vesile ile çalışmalarına başlamıştı.

En son izlediğim 3. bölüm ile birlikte Ichigo çok güzel bir tatlı çeşiti olan choux a la creme, arasında krema olan ekler gibi bir şey işte, yapıyordu. Yapana kadar akla karayı seçti ama…

Bu bölümün ana fikri özlemdi. Çok duygusal bir bölüm daha vardı karşımızda… Ichigo ana vatanından uzakta, bir zamanlar büyük annesininde eğitim gördüğü St. Marie’de eğitim görürken ailesine karşı bir özlemle doldu ve her yaptığı işe karışan özlemi nedeni ile olsa gerek her şeyi eline yüzüne buruşturdu. Zaten zayıf olduğu matematik konusunda elinden hiçbir şey gelmese ve bölüm sonunda hiç hazırlıksız olarak matematik sınavına girmiş olsada diğer tüm başarısızlıklarını sonuç itibariyle özlemini yenerek telafi etti.

İlginç, ekler vari tatlımızı ise yeni arkadaşlarının damak tadına hitap edecek kadar güzel, beni ekran karşısında çıldırtacak kadar büyüleyici bir şekilde yapmayı da başardı hani… Bölüme de adını veren o nefes kesen güllerle süslenen tatlımız mükemmelde bir görsellik sundu bize…

Şimdiden 4. bölümünü sabırsızlıkla bekliyorum bu animenin…

One Piece’in 560. bölümünün son sayfası itibariyle, kendisine doğru gelmekte olan Luffy’i gördüğünde o devasa kılıcını Shanks’a ithafen söylediği “Affet beni kızıl saç, kendimi bu durumda geri tutamam,” sözleri ile çeken Mihawk tarafından başlatılan; ama Luffy için güçlü bir rakip ile savaşmaya zaman olmayacak bir anda vuku bulan bir savaş oldu bu…

Mihawk’ın o ilginç merakı “Yeni neslin kaderini belirleyecek olan çocuğun onun ellerinde ölüp ölmeyeceği, yoksa bir şekilde oradan kurtulabilecek mi düşüncesi ile daha bir sayı öncesinden vurgulanmıştı. 561 dediğimizde ise daha ilk karemizde Luffy ona karşı durmaya zamanı olmadığını ciddi bir dille belirtirken tüm sayı boyunca da hem kaçtı, hem de tabiri caizse zorlukla ayakta durabildi. Ölümden hep kıl payı kurtuldu, kendisinden hiç beklemediğimiz akıl oyunları ve Buggy’i ilginç şekilde kullanması ile kurtuldu.

Şahin Göz adının tam anlamını bu bölümde daha iyi görmüş olduk. Öyle çılgın bir savaş ve karmaşa arasından Şahin Göz Mihawk sadece keskin bir bakış ile, onlarca savaşan kimse arasından Luffy’i görebildi. Bu kareyi mangada dikkatli bir incelemelisiniz derim… Adam cidden Şahin Göz…

O keskin bakışlarla Luffy’nin yerini kestirip o devasa kılıcı savurduğunda ise bir an açıkçası Luffy’i öldü sandım. Kıl payı, yarada alarak kurtulan Luffy o andan itibaren Ace’ı kurtarmak için geçmesi gereken adamı daha da ciddiye aldı muhtemelen… Elbetteki Mihawk’dan kurtulmak istiyorsa öncelikle bir şekilde onun menzilinden kaçması gerekliydi… Mihawk bunu dile getirmekte de gecikmedi…

Sözde değil, özde konuşuyor bu Mihawk ve açıkçası mangada kendisini bu kadar çok görmeye başlamamız çok güzel oldu. Barattie Arc’ından beridir adam gibi göremiyor, hep bir kaç kare, sahne ile çocuklar gibi kandırılıyor, daha da çok meraka sevk ediliyorduk. Çok sevdiğim böyle bir karakteri, Luffy’i dostu Kızıl Saçlı Shanks adına koruyacağını düşünürken Luffy’nin karşısında, böylesine hararetli bir savaşın içerisinde görmek çok büyük bir zevk, müthiş bir heyecan oldu.

Mihawk’ın öyle bir mesafeden aynı bir fişek gibi fırlayıp bir an sonra, az önce Luffy’nin durduğu yerde, kılıcı yere saplı, kendisi kılıcının tepesine çıkmış şekilde durduğunu, Luffy’nin ise yine kıl payı kurtulduğunu gördüğümüz o sahnede nefesim kesilmedi değil hani… Luffy’e yardıma gelen, zaten Mihawk tarafından daha önceden de yenildiklerini; ama artık daha da güçlendiklerini belirten Okama’lar ise sadece bir saniye ayakta kalabilirlerken Mihawk tarafından “Her yendiğim haşerenin suratını anımsamam,” diye aşağılanmaları da cabasıydı.

O iki Okama’nın ölümü az kaldı Luffy’e ölümcül bir hata yaptırıyordu. Gomu gomu no diyerek lastiksi bedenini harekete geçiren Luffy az kaldı Jet işlevli Bazukasını harekete geçirecekti ki son anda lastiksi özelliğini kontrol ederek saldırısını durdurdu. Aptal mısın sen? Daha gomu dediğini duyduğumda kafayı sıyırmak üzereydim ben burada! Kesecek kolunu bacağını kalacaksın özürlü gibi ortada!

Luffy duruldu; ama Mihawk hiç durulmamıştı bu sahnede… Koca buz dağını, belini geriye doğru matrix vari bükerek kurtaran Luffy’i aşıran hamlesi ile ikiye kesen Mihawk tüm bir savaşan gürühü dehşet içerisinde bırakmakta gecikmedi. Koca buz dağının havada süzülen üst yakası tepelerine doğru gelirken ürkmüş tavşanlar gibi savaşı mavaşı bırakıp kaçışmaları içten bile değildi… Gemiler bile devrilen buz dağının oluşturduğu dalgalar içerisinde alabora oldular.

Savaşın bir başka cephesinde az önce yanyana gözüken Crocodile ve Don Filamingo arasında başlayan münakaşanın fırtınasına yakalanan, Mr 3′ün tabiri ile başkalarının savaşı arasında kaynayan Buggy bir an sonra Luffy tarafından gökyüzünde süzülürken görülecek ve lastiksi özelliği ile gökyüzünden çekilip kendisi ile Mihawk arasına konulacak, Mihawk’ın önüne attığı bu yem sayesinde ondan kurtulacaktır.

Yine de Mihawk’ın menzilinden çıkamayan Luffy daha önceden Beyaz Sakal’ın emrettiği ve Marco’nun harekete geçirdiği üzere Beyaz Sakal tayfasından birisi olan 5. Bölüm Komutanı Çiçeksi Kılıç Vista tarafından kurtarıldı.

Mihawk, Luffy elinden kaçarken can alıcı bir laf söyledi ki yine uzunca bir süre bu lafı unutamayacağız muhtemelen.

“Bu ne bir teknik ne de bir yetenek… Ama etrafındakileri kendi tarafına, yoldaş olarak çekmek… İşte bu unutulmayacak olan, çok tehlikeli bir beceri…”

Gerçektende Luffy’nin en büyük özelliğini anlatmaya yeten bir sözdü bu…

Son zamanlarda izlediğim en güzel FMA bölümüydü 28. bölüm. Hatta şöyle diyebilirim ki Lust vs Mustang kapışmasından sonraki en nefes kesen bölüm… Tüm olayları mangadan bilmeme rağmen yine çok büyük zevk alarak izledim bölümü…

Ling Yao’nun verdiği karar ve koşulsuz teslim oluşu… Geriye dönebilirim, kontrolü ele geçirebilirim diye düşünmesine rağmen tüm benliği ile ezilerek bedenini Greed’e teslim edişi. Greed’in hiçbir şekilde, bir parça bile Ling’in ortaya çıkmasına izin vermeksizin onun bedenini kontrol edişi…

Glattony’nin sayısız kere ölüp ölüp dirilmesi üzerine geçilmemesi gereken sınırı geçmesi ve bu kapsamda artık felsefe taşının kendi kendini yenileyemeyerek Glattony’i etkisiz hale getirişi…

Ve tabii ki her şeyin başı; Baba!

İlk akıllara gelen sorular neler? Peki, sen Hohenheim değilsin! Kimsin o zaman? Hohenheim dağlarda bir yerde, hiç ölmeksizin yolculuk yapıyor zaten. Bunu bize çok iyi bir şekilde, defalarca gösterdiniz. Peki ya sen Hohenheim’i nereden tanıyorsun? Üzerine titizlendiğin kurbanların Elric kardeşlerin aslında Hohenheim’in veletleri olduğunu öğrendiğinde neden bir şaşırma tebessümü gösterdin? En azından ilginç şekilde mırıldandın…

Tamam, bunlar güzel sorular. Ama dahasıda var;

Sen kimsin dedik; ama aslında kimsin olmayacaktı; Nesin sen? Nasıl olurda etrafına bir alan yayarak o alan içerisinde simyanın kullanımını engelleyebilirsin. Nasıl olurda Scar’ın kullandığı daha önceden kimsenin bilmediği yeteneğin Yıkım Simyası adı altında bir simya olduğunu bilebilir; ama bunu diğer simya gibi engelleyen bir alan yayamazsın? Nasıl olurda felsefe taşını kendi vücudun içerisinde stabilize hale getirip yeniden işlevlik kazanmasını sağlayabilirsin? Sen kimsin, nesin ki tüm Ulusal Simyacıları ve Ordu’yu ele geçirecek, onları istediğin gibi yönlendirecek kadar büyük bir plan yaptın… Ve gerçekte tam olarak ne planladın?

Artık şunu biliyoruz ki bir Humonculus’un ölümü mümkün. Lust’ın ölümü ve Glattony’nin neredeyse ölümünden çıkardığımız sonuç ise onları öldürmek için defalarca, onlar kendilerini yenileyemeyene kadar ölmelerini sağlamak… Bir tabanca işe yaramayabilir; nitekim adamlar kendilerini ölümden sonra hem yenileyip hem de saldırabiliyorlar. Onları öldürmek için Mustang’ın yaptığı gibi defalarca yakabilirsin. Ya da temas etmeksizin gerçekleştirilen ölümler… Sadece defalarca öldür…

Ling’in değişimi ve Greed’in çıkımı üzerine bu hafta çok konuştum ve bir kere konuşmaya başladığımda spoiler konusunda önümü almak zor oluyor biliyorum. Ama bu bölümün en bomba olayı buydu kesinlikle.

Son olarak Envy çok fazla günah işledi. Hughes’i elleriyle öldüren o değil miydi? Koca bir ülkenin yokoluşunu başlatmak… Artık Envy’nin ölümünü görmeyi ben bile çok fazla ister oldum. Kaldı ki Scar artık doğru yönlendirilmiş durumda. Belki Ordu’nun peşini bırakıp Humonculus’ları hedef almaya başlar böylece… Kaldı ki ordu da onların elinde… Bunu da geçtim Scar bizimkiler tarafından affedilebilecek mi? Winry’nin ailesi… ve öldürdüğü daha onlarca masum kişi… Hayır, kesinlikle aynı tarafta olmaları mümkün değil. Ama aynı amaç için, farklı cephelerden savaşacaklar gibi…

Artık One Piece gibi FMA’nında her bölümünü sabırsızlıkla bekler olduk, iyi mi?

Farklı bir psikoloji: Trapeze

Az önce izlediğim bu farklı çizimlere sahip, psikolojik yapıdaki anime belki çoğu kişiyi çekmez. Nitekim beni böyle ilginç denemeler her zaman çekmiştir. Irabu Ichirou isimli bir psikiyatrist’in sirkte çalışan, delirdiğini düşünen ve oldukça çekingen, dost edinemeyen bir yapısı olmasına karşın sirkteki arkadaşları ile kavga etmekten de geriye kalmayan bir trapezci, sirk göstericisi (ilginç bir ifade şekli oldu) olan hastası ile olan tedavi sürecini konu alıyor.

Açıkçası hastamız ilk defa Dr. Irabu’nun karşısına çıktığında ve Psikiyatrist Irabu ekrana doğru dönüp “Sen hastasın!” diye mimlediğinde bir anda kendimi hasta hissettim. Sanırım bunun temel nedenlerinden biriside hastamızın, psikiyatrist’in bürosuna giderken kullandığı loş, uzun ve dar koridoru birinci kişi gözünden geçmemizin ve akabinde doktorun ofisine giden ilk odaya insanın başını döndüren bir açıda girişimiz, aslında orada olmadığını fark ettiğimiz hatun bacaklarının bir anda gözümüzün önünden kaybolması ardından psikiyatrist ile tanışmamızın ve böyle bir anda hasta olarak mimlenmemizin etkisi var.

Doğrusu anime boyunca sanki tedavisi için çalışılan benmişim gibi hissettim. Bir güzellik ve cinsellik abidesi olarak karşımıza çıkan, Dr. Irabu’nun asistanı Mayumi’nin iğne yapma sahnelerinde ise hasta ile yer değiştirmeyi istemediğim değil hani… Oysaki iğnelerden ne kadar da nefret ederim… Nefret etmeyen var mıdır gerçi?

Animenin en düşündüren yanı ise Dr. Fukuichi isimli gerçek bir doktorun en stabil zamanlarda sahneyi dondurup, ekranın bir kenarında açtığı bir kapıdan çizgisel olarak başını dışarıya uzatması olsa gerek… Bahsi geçen Fukuichi isimli Psikiyatri konusunda uzman olan doktorumuz bize sık sık olası tedavi yöntemlerinden ve Irabu’nun uyguladığı yöntemlerin açılımlarından bahsedip bilgiler veriyor.

Bizim için önem teşkil edenler dışındaki tüm karakterlerin birer kağıt sayfası gibi dümdüz şekilde etrafta dolaşmaları ise oldukça alışılmadık geldi.

Farklı çizimleri ile psikolojinizi bozacak bir animeye hazırsanız, kendinizi hasta hissetmek istiyorsanız, aykırı bir şeyler arıyorsanız izleyiniz efendim. Yoksa uzak durunuz.

Bu arada açılış ve kapanış müzikleri başta olmak üzere mükemmel şarkıları var animenin. Müzikleride ayrı bir hastalık yapabilirler seyirci üzerinde. En azından müziklerini bir dinlemeniz gerekli…

Sonunda Niche’yi de animede, gayet güzel bir seslendirme ve görsellikle görebildik. Niche’yi animede görebilmeyi en çok isteyen bendim sanırım. Onun tren istasyonunun duvarındaki oyukta (!) Lag tarafından bulunmasını ve oldukça duygusal bir arka plan, hatıralar ve sözler eşliğinde hedefine giden yoldan ufakta olsa bir sapma yaparak teslim edilmek üzere götürülmesini büyük bir zevkle izledim animede.

Niche’nin Lag’ı ilk gördüğünde bakışlarında ki o değişim, Lag’ın onunla olan ilk sevgi dolu dialogları ve Niche’nin Lag’ın kendisine verdiği donu ve Niche ismini kabul ediş şekli…

Lag bir tane Dingo ararken iki tane birden bulacak gibi. Biftek (Steak)’de sonraki bölümde Niche’nin kafasındaki yerini alacak…

Sonraki bölümün özetinde bölümün adı “Lag’ın Dingosu” yazarken Niche’nin götürülüşünü göstermeside oldukça güzeldi.

Bölüm isimleri animede mangadaki ile bire bir işleniyor. Genellikle bir manga bölümünü iki anime bölümünde, hiç eksiksiz ve gereksiz sahnelerle doldurmadan yayınlıyorlar. Bu bölümün ismi olan “Gözüyaşlı Çocuk ve Mektup Kız”, sonraki bölümün ismi olan “Lag’ın Dingosu”… Hepsi aynen manga sayılarından alıntı…

Mangada okurken hissettiğim tüm duyguları animede de hissediyorum. Manga ile bire bir, çok güzel bir anlatımla, müthiş bir görsellikle ilerliyor hikâye.

Tegami Bachi dünyasının, Akatsuki, Yuusari ve Yodaka’yı kapsayan ilginç dünya Ambergraund’un tasarımına anime girişinde kısaca değinildi. Şimdilik tek korkum mangadaki detaylı temayı animeye nasıl oturtacakları, animeyide mangadaki haritalarla süsleyip süslemeyecekleri ve Dr. Thunderland’ın en azından anime sonlarında da olsa çıkıp dünya hakkında bilgiler verip vermeyeceği… Mangada bile oldukça işlevli ve gerekli bilgilerken bunlar animede nasıl verilecekler merak ediyorum doğrusu… En azından haritaları bölümlerde görebilmeyi umuyorum.

Connor Culh’u da bu bölümde gördük. Tegami Bachi’de çok önemli yeri olan karakterlerden birisi de Connor… Hakkında fazla şey söylemeye niyetli değilim bu yazımda; ileride kendisi üzerine özel bir yazı hazırlayabilirim. Yine de bölümde Lag, Gauche’den bahsederken Connor’ın surat ifadesine ve Connor’ın Lag’a sorduğu derin sorulara dikkat edin. Karakter şimdi daha fazla ilginizi çekecektir.

Kısacası Tegami Bachi 3. bölümü oldukça güzeldi. Niche’nin ilk defa don giymesi ve dingo’lar hakkında bilgi, Lag’ı büyümüş halde ilk defa görüşümüz ve yolculuğun Kyrie’ye doğru olan ilk etabında yolu uzatan böyle bir etken sonucu olayların nasıl gelişeceği…

Tegami Bachi hakkında daha çok bahsedeceğimi biliyorsunuz, hem animesi hem de mangasını takip edenler benden ayrılmayınız…

Bir patissiere olmak…

Kendime mükemmel bir shoujo buldum. Uzun zaman olmuştu oturup şöyle kaliteli bir shoujo izlemeyeli. Yıllardırda adam gibi bir shoujo görmemiştim. Kaldı ki klasiklerin yerini tutacak bir shoujo bulmak… Tüm klasik shoujolara aşina iken… Shoujo’nun altın çağı olan dönemin meyvelerini zamanında bir bir izlemişken ve küçükken bile onlarla büyümüşken…

Şimdi size Shoujo’yu, Shoujo’nun altın dönemlerini ve daha önceden Rengarenk Gölgelerde defalarca anlattığım şeyleri tekrardan anlatmayacağım. Ben size yayınına bu sonbaharda (2009) başlayan o şahirane shoujo’dan ve bana hissettirdiklerinden bahsedeceğim.

Bahsi geçen anime Yumeiro Patissiere… Yukarıda bahsettiğim gibi temelde shoujo ve shoujo’nun tüm öğelerini taşıyor. Henüz sadece 2 bölüm yayınlanmış olmasına rağmen beni mest etmeyi başardı. Hemde benim hiç tasvip etmediğim; ama içinde bolca barındırdığı o chibi öğelerine rağmen.

Chibi diyorum; ama aklınıza öyle %90 bir chibi gelmesin. Yumeiro Patissiere ilk bölümünde sadece ara, geçiş bölümlerinde chibi’ye rastlayacağınız, devamında ise ara ara, nadiren chibi göreceğiniz; yani %1 oranı chibi olan bir anime. Kaldı ki 2. bölümü itibariyle hafiften mahou shoujo’da hissetmedim değil. Yine de shoujo türüne tam anlamı ile dahil olan; ama az önce bahsi geçen diğer türlerin hiçbirine dahil olamayacak olan, dram öğelerini de sakince kabullenen bir anime…

Amano Ichigo (Çok duymamıza karşın bir kıza çok yakışan bir anlamı var Ichigo isminin: Çilek) isimli tatlı, 14 yaşında -yanlışım olmasın ama 14′dü sanırım- bir kızımız var. Kızımız heyecanlandığında eli ayağına dolaşmasına, utangaç yapısına rağmen oldukça sevecen, kendi ile barışık, ailesine çok değer veren ve hiç bir özelliği olmadığını düşünmesine rağmen çok büyük bir yeteneği farkında olmadan taşıyan birisi… Kaldı ki bu özelliğinin keşvedilmesi ve yüzüne vurulması an meselesi…

Yine panikle merdivenlerden yuvarlandığı başka bir günün ilerleyen saatlerinde bir piyano amatör sanatçısı olan kardeşinin, Amano Natsume’nin yarışmasında seyirci olarak yerini alır. Kardeşinin sahnede heyecandan elleri tutulunca kendini utandırmak adına kardeşine tezahürat yapar ve kardeşi heyecanını bu vesile ile yenmeyi başarır. Bu sayede Mozart’ın Ayışığı isimli Piyano Sonatası ile sahnede büyük bir performans sergiler ve ödülünü de alır.

O kameraların ve fotoğraf makinelerinin karşısında ailesi ile birlikte yer alırken Ichigo salonu terk eder, sokakta biraz ilerler ve karşısına 2009 tatlı festivali çıkar.

Küçükken bir Patissiere olan büyükannesinin tatlıları ile hayat bulmuş olan Ichigo yeni tatlılar keşfetmenin heyecanı ile festivale balıklama atlar. Ne varki tepsisine doldurduğu tatlıların parasını ödemeye gittiğinde cüzdanının evde kaldığını fark eder. Gözlerinde yaşlarla tatlıları geriye bırakmaya yönelmişken karşısına kardeşi ve ailesi çıkar. Babası kızının halini görünce bu gün ondan olduğunu, ona tatlı ısmarlıyacağını söyler. İşte o anda yüzsüz kızımız fuardaki ne kadar tatlı varsa hepsinden birer tane alır ve parayıda zavallı babası öder.

İşte düğümün koptuğu nokta;

Ichigo tatlılardan birer dilim alırken ve fuarın resmen tadına varırken, her yediğinin havasını kendince ifade ederken çikolota kaplı bir kekin ilk ısırığında donar kalır. Tüm fuardaki tatlıların artık hiçbir önemi kalmamıştır…

Eline kek tabağını alır ve keki nereden aldığını hatırlamaya çalışarak fuarda dolaşmaya başlar. Derken “Elindeki kekimle ilgili bir sorun mu var küçük hanım?” diyen bir erkek sesi işitir ve oraya baktığında sarışın bir çocukla karşılaşır.

“Hayır,” der çocuğu rahatlatmak istercesine. Kekin aslında büyük annesinin hazırladığı keklere çok benzediğini belirtir. Çocuk sarsılır. Kızda hızla keki başka birinin kekine benzettiği için özür diler. Büyükannesinden muabbet açılır ve iki yıl önce hayata veda etmiş olan büyükannenin aslında Paris’de olan St.Marie akademisinden mezun bir Patissiere olduğu açıklanır. Çocuğumuzda onu tanımaktadır…

Derken çocuğumuz ondan yeni tatlısını denemesini ister. Keki onun huzurunda eşsiz bir ahenkle hazırlar ve kızımız keki dener. Ichigo keki denediği anda keke dair eşsiz bir tasvirde bulunur. Burayı kesinlikle duymanız lazım… Keki temelde ilk aşka benzetir kızımız…

Kekin tasviri karşısında dona kalan genç delikanlı zaten bu keke İlk Aşk ismini vermiş olduğunu söyler. Kızın tanımlaması karşısında büyülenmiştir ve onu okula, bir Patissiere eğitimi alması için St. Marie’ye davet eder.

İşte bu büyüleyici hikayenin gidişatı ilk bölüm boyunca okula gitmek için aileyi ikna çabalarına, bu kapsamdaki drama öğelerine ve ikinci bölümdeki okula, okulun ilk gününe, yeni dostluk ve rekabetlere doğru yol alacaktır…

Gerçekten büyüleyici, sevgi dolu, tam anlamı ile shoujo havasında bir anlatımı olan bir anime.

İlk bölümü daha yeni açtığımda, izlemeye henüz başlarken yanıma gelen annem ekrandaki bizde akıtma da denilen krepleri gördü ve ilk dediği şey “ne de güzel yapmışlar, canım çekti, bende mi yapsam?” oldu. Gerçektende akıtmayı çok sever… Ben animeyi izlemeye daldığımda, annemin arkamda benimle izlemeye devam ettiğini fark etmedim; lakin onun “hiç bu şekilde yapmayı denememiştim, bir dahakine de böyle deniyeyim” dediğini ve böyle dedikten sonra gittiğini fark ederek şaşırdım. Nasıl mı yapmışlardı? Kat kat dilimler halinde dizerek aralarına çilek reçeli sürmüşlerdi. Ama oradaki görünüm ve göze hitap şekli…

Bu animeyi türü seven herkese şiddetle tavsiye ederim…

Ayrıca animenin ilk bölümü bittikten sonra animeyi kapamayın efenim, animenin en sonunda ki gerçek festivali de kısaca bir izleyin. Gerçektende güzel görüntülerdi.

Eski Gönderiler »